Osmanlı’dan günümüze yerli aşı

Bulaşıcı hastalıkların ve onlardan korunmanın bu topraklarda ayrı bir hikayesi vardır. Direnişin, bağımsızlığın, tıbbi bilginin ölçüsüdür bu topraklarda bulaşıcı hastalıklar. Nitekim aşı üretiminin tarihçesini okuduğumuzda yapılanlardan gurur duymamak mümkün değildir. İlk aşı denemesi çiçek aşısı uygulaması ile başlamış, olumlu sonuçlar alınmıştır. Bu aşının Batı'ya geçiş noktasının Anadolu olduğunu anımsatmak isteriz.

Hekimlerin ve veteriner hekimlerin 1880'den 1893'e değin gerçekleştirdikleri bir dizi çalışma yeni bir kuramı, hastalıkların mikrobik temele dayandığı kuramını, ortaya çıkarmıştır. Bakteriyolojideki gelişmelerin tıpta başlattığı yenilenme, Avrupa tıp çevrelerinde bir devrim olarak tanımlanır. Çağdaşı Koch gibi Pasteur de salgınlara yol açan birçok hastalık etkenini tanımlamış, bunun yanı sıra aşının da yaratıcısı olmuştur. Paris'te Pasteur Enstitüsü'nde 1884'te ilk kuduz aşısı geliştirilmiş ve ilk kez bir insan üzerinde denenmiştir. Zaman içinde de difteri ve tetanoz serumları geliştirilmiştir.

DÜNYADA ÜÇÜNCÜ KUDUZ ENSTİTÜSÜ

On dokuzuncu yüzyıl tüm dünyada bulaşıcı hastalıkların salgınlara yol açtığı bir dönemdir. İstanbul'da ilk kolera salgını 1831'de meydana gelmiş ve bu salgında birçok kişi yaşamını yitirmiştir. Bu dönemde Sultan Abdülhamit yabancı hekimlere toplu çağrıda bulunarak, hem salgınlarla mücadeleye destek sağlamış hem de batılı ülkeler arasında süren ekonomik ve siyasal rekabette yeni bir cephe açılmasına neden olmuştur. Abdülhamit döneminde Osmanlı topraklarında sağlık koşullarının düzeltilmesine yönelik çalışmalarda bakteriyoloji, koruyucu hekimliğin temeli olarak görülmektedir. Avrupa'daki pek çok gelişme çok kısa zaman aralıklarıyla izlenmeye başlanmıştır. Özüyle Avrupalı, biçimiyle Osmanlı olan tıp kurumlarının kurulmaları da bu yıllara rastlamaktadır. 1887'de Dersaadet Daü'l Kelp ve Bakteriyoloji Ameliyathanesi, yani kuduz enstitüsü kurulmuştur. Bu kurum dünyanın üçüncü, doğunun ilk kuduz enstitüsüdür. Kuduz aşısı, bulunduktan sadece üç yıl sonra bu kurumda üretilebilmiştir. Bakteriyolojihane-i Şahane'de başlatılan çalışmalar sayesinde bulunduktan bir yıl sonra difteri serumu bu topraklarda üretilmiştir.

TİFÜS AŞISI/ HAMDİ METODU

Çanakkale Savaşı sırasında İstanbul'un işgali tehlikesi belirince Bakteriyolojihane-i Baytari'nin Müdürü Ahmet Şefik Bey ve yardımcısı Nikolaki Mavriadis Bey Aşıhane'yi Anadolu'ya taşımaya karar verirler. Eskişehir Sıcaksular yöresinde bir handa bir süre hayvan aşı ve serumları üretirler. Yunan işgali Eskişehir'in kapısına dayandığında, aşıhaneyi sırtlarına vurup Kırşehir'e taşırlar. Aynı dönemde Şerefeddin Mustafa, Afyon'da çiçek aşısı üretmektedir. Dr. Reşat Rıza ve Dr. Tevfik Salim, tifüslü hasta kanını alıp bir saat süreyle 60 derecede ısıtırlar. Elde ettikleri aşıyı şişelere doldururlar. Bu sıvıdan beş santimetreküp deri altına şırınga ederler. İnsan kanından tifüs aşısı ilk kez 1915 yılında üretilmiştir. Daha sonra Hamdi Hoca bir kısım ısıtılan hasta kanı ile iki kısım nekahatteki kişinin serumunu karıştırmış ve enjeksiyon sayısını üçe çıkarmıştır. Hamdi Metodu adıyla anılan bu yöntem, o zaman Alman hekimler tarafından örnek alınarak uygulanmıştır.

Cumhuriyet kurulduktan sonra ülkenin aşı ve serum üretimini yapanlar aynı özverili kişilerdir. Zekai Muammer Tunçman, Paris Pasteur Enstitüsü’nde eğitim almış, Diyarbakır'da Kuduz Enstitüsü’nde çalışmaya başlamıştır. Semple tipi kuduz aşısı 1927 yılında üretilmiştir. 1928 yılında kaydedilen en önemli gelişmelerden biri 1267 sayılı yasa ile Ankara'da Hıfzıssıhha Enstitüsü'nün kurulması, Sivas ve İstanbul'daki bakteriyolojihane ile Ankara'daki kimyahanenin bu çatı altında birleştirilmeleridir. Ülkemizde ilk verem aşısı 1931 yılında üretilmiştir. 1934 yılında Telkihhane ve İstanbul'daki Kuduz Enstitüsü de kapatılmış ve aşı-serum üretimi tek merkezde toplanmıştır. Aşı ve serum üretiminin kamusal görev ve sorumluluk olarak algılandığı bir dönemdir.

1930 yılında 1539 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu çıkarılmış ve aşı-serum üretimi ve dış alımının denetlenmesi kurallara bağlanmıştır. 1930-40'lar aşı-serum üretiminin hızla arttığı yıllardır. Milyonlarca doz toksoid difteri ve tetanoz aşıları, Semple tipi kuduz aşısı, çiçek aşısı, kuduz serumu, pnömokok aşısı üretilmekte, dünyadaki gelişmeler yakından izlenmekte ve yerli-yabancı ilaç denetimleri yapılmaktadır. 1940'lı yıllarda tifo, Cox tipi tifüs, tifo-tifüs karma, tifo-difteri karma, intradermal BCG, veba-kolera karma, veba-kolera-tifüs karma, difteri-tetanoz karma, boğmaca-difteri karma, influenza tifo-difteritetanoz karma aşıları üretilmiştir. Aşı ve serum üretimiyle ilgili alt birimler Dünya Sağlık Örgütü tarafından uluslararası standartlara uygun oldukları yönünde belgelenmektedir, 1950 yılında Ulusal İnfluenza Merkezi ve BCG Laboratuvarı Dünya Sağlık Örgütü tarafından tescil edilmiştir. Bu zaman diliminde difteri boğmaca tetanoz aşısı üretilmiştir.

HASTALIKLARA KARŞI ZAFER

1960'lı yıllar, 224 sayılı Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Yasası’nın oluşturduğu olumlu ortamda, kamu sağlık hizmetlerinin geliştiği yıllardır. Bu dönemde aşı üretiminde kazanılan ivme devam etmiş, 1965'te kuru çiçek aşısı üretilmiş ve ülkemiz, 1960-70'li yıllarda kendine yetecek düzeyde bakteri aşılarını üretir duruma gelmiştir. 1968 yılında Serum Çiftliği kurulmuştur. Burada; tetanoz, gazlı gangren ve difteri antitoksik, kuduz antiviral, şarbon antibakteriyel, akrep antivenom serumları üretilmiştir. Hastalıkların sona ermesi nedeniyle 1971 yılında tifüs ve 1980 yılında çiçek aşılarının üretimine son verilmiştir.

 

AYDINLIK/ DR. EREN FIRAT

Etiketler
Osmanlı’dan günümüze yerli aşı