'Kara Kutu'ya karşı bilimi savunmak

Roy Porter “Kan Revan İçinde – Tıbbın Kısa Tarihi” adını taşıyan kitabının girişinde şu bilgiyi verir:
“Haşin ve tehlikeli bir ortamla çevrili avcı-toplayıcıların, bu paleolitik öncüllerimizin hayatları kısaydı kısa olmasına ama daha sonraki toplumları kuşatma altına alacak olan salgın hastalıklardan muaftılar. Kalahari’deki Buşmanlar gibi küçük ve dağınık gruplar halinde yaşıyorlardı. Çiçek, kızamık, grip gibi salgın hastalıkları hiç bilmiyorlardı muhtemelen, çünkü bu hastalıklardan sorumlu mikroorganizmalar onlara hassas olan insan rezervlerine olanak tanıyan yüksek nüfus yoğunluklarına ihtiyaç duyar.”

Hastalıkların nesnelliği
Ardından devam ederek insanlığın Afrika’dan çıkışından sonra av kaynaklarının ve av hayvanları bakımından zengin toprak parçalarının azalması ve nüfusun artmasıyla birlikte toprakların işlenmesinin zorunlu hale geldiğini, aksi takdirde yok olacağımızı belirtir. Hayvancılık ve tarımın düzenli yapılışının toplumsal iş bölümünü ve bu arada uzman şifacıları çıkardığını söyler. Yani bugüne uzanan belli başlı hastalıklarla, artan nüfus ve yerleşik hayatın sonucunda tanıştığımızı belirterek bu durumu bir tarihsel ve nesnel bağlama yerleştirir.

Hastalıkların icat edildiğini söylemek, sadece buraya bakarak bile zorlama bir yorum olur. Eğer söz konusu icat iddiasını tutarlı bir noktaya doğru götürecek olursak yerleşik yaşama, tarım devrimine ve uygarlığa da karşı çıkmamız gerekir (Zaten bunu yapanlar ve insanlığın başına gelen “bela”nın sorumluluğunu sözünü ettiğimiz dönüm noktasına kadar götürenler var). Pekâlâ o dönemde de bir avcı çıkıp “sizin bu yerleşik yaşam sevdanız yüzünden hastalıklar başımıza bela oldu” diyebilirdi. Tıpkı bugün de aynı şeyin deneceği gibi… Ancak suçlamalar, karamsarlık ve yakınmalar değil; zorunluluklar uğruna alınan riskler insanlığı ilerletmiştir.

Tarihin nesnelliği
Tarihteki süreçler birilerinin komplosu sonucunda değil nesnel olarak işler. Bu nesnellik bazen tarihin olumsuz faili tarafından olumlu bir sonuca yol açar. Bu olumlu sonuç, elbette failin aklanmasını gerektirmez. Ama faili aklamamak adına ortaya çıkan olumlu sonuca muhalefet etmeyi gerektirecek bir genişletmeyi de zorunlu kılmaz. Ünlü Marksist bilim tarihçisi J. D. Bernal “Tarihte Bilim” adlı klasik kitabının ikinci cildinde şu ilginç bilgiyi verir:

“Mühendislik ile kimyasal yöntemlerin birleştirilmesi sayesinde böcekler yoluyla bulaşan çok daha zararlı hastalıklar –sıtma, tifüs, sarı humma ve veba- karşısında elde edilen zafer ise yeni emperyalizmin sömürge topraklarını daha yoğun sömürme güdüsünün doğrudan bir sonucudur ve 20. yüzyıla özgüdür. Bu girişim, eskisine oranla çok daha bütünlüklü bir çabaya gerek olduğunu ortaya koydu. Entomoloji ve ekoloji gibi pek çok biyolojik bilim teşvik edildi; epidemiyoloji (salgın hastalıkları inceleyen bilim dalı - ç.n.) ve parazitoloji gibi bazı bilim dalları, gerçekten de neredeyse tamamen bu çabaya hizmet sırasında yaratıldı.”

Tam olarak söylemek istediğimiz bu. Yani emperyalizme ve sömürgeciliğe karşı çıkmak bu bilimleri de yerin dibine batırmayı gerektirmiyor. Aynı şey savaş olgusu için de geçerli. Kan ve serum bankaları kurma yöntemi ilk kez savaş sırasında denendi, penisilin gibi yeni ilaçlar ve DDT gibi böcek öldürücüler savaş nedeniyle süratle geliştirildi. 19. yüzyılın sonundan 20. yüzyılın başlarına bilimin gelişmesi sonucunda ve nesnel tarihsel nedenlerden ötürü tıp, şifacıların büyülü sanatı olmaktan çıktı ve bilimsel disiplin haline geldi. Eczacılık ot toplama işi olmaktan çıktı ve bilimsel sanayiye dönüştü. Bu dönüşüm elbette kapitalist üretim tarzının yarattığı, kimi zaman da emperyalizmin işin içinde olduğu toplumsal ihtiyaçların sonucuydu ve elbette devrimciydi.


Neye karşı çıkmalıyız?
Bernal, “Tarihte Bilim” kitabında penisilin üretimi üzerinde tüm çalışmaların İngiliz hekimler ve araştırma görevlileri tarafından yürütülmesine rağmen fiili penisilin imalatının ABD’li şirketler tarafından yapıldığını söyler ve tekelci kapitalizmi eleştirir. Aynı zamanda bu eleştirisini bilimsel araştırmanın kâr elde etme hedefine feda edildiğine kadar genişletir.

Bilim günümüzde hayatın merkezine konulacak ve dünyayı değiştirecek ana dayanak noktası olmaktan çıkartılarak teknik bir etkinliğe indirgenmek istenmektedir. Bir yandan emperyalist-kapitalist sistem ve onun felsefesi pozitivizm bilimi “cürmü kadar yer yakan” ve kısa erimde yüksek kârlar getiren bir zemine oturtmak istiyor. Öte yandan postmodernizm bilimsel bilgiyi her türden bilgiyle eşit kılan ve bilimi sıradanlaştıran, geçerliliğini sorgulatan bir etkinliğe indirgiyor ve bunu yaparken de sisteme karşı çıktığını, ona muhalefet ettiğini söylüyor. Asıl tehlikeli olan, sapla samanın birbirine karışmasına yol açan bu muhalefet tarzı. Çünkü sadece sistemi değil, bu sistemin içinde yer alan bilimi ve uygulamalarını, ilerici olan her şeyi hedef alıyor.

Sloganları da belli: Tartışmak, farkındalık yaratmak, bilinçli olmak…

Soner Yalçın’ın “Kara Kutu” kitabı da bu kapsamda düşündüğümüzde bilimi ikinci noktadan hedef alan postmodern eleştiriye oturuyor. Yalçın, doktorları Tanzimat aydınları gibi olmakla suçluyor, tıp fakültelerinde öğretilen bilgiyi ve müfredatı sorgulamıyorlar diyor. Peki kendisinin tıp eğitimi ve pratiği var mı? Yok. Peki, bu hırs nereden kaynaklanıyor? Üstelik kitabının temelinin bu bilgi ve müfredatla hesaplaşmak olduğunu söylemişken…

Yalçın bununla da kalmıyor. ‘Ben çocuk değilim insanlara kolesterol ilaçlarını bırakın demiyorum, farkındalık yaratmak istiyorum’ diye lafı yuvarlıyor ve sorumluluğu üstünden atıyor! Ancak doktorları Tanzimat aydını ve ezberci ilan edip ilaçlara ve aşıya karşı tepki geliştirildiğinde ortaya çıkacak sonucu bilmemek için aptal olmak gerekiyor.

Tekelci kapitalizm ve onun kurumlarının sağlıktaki rollerini tartışmak şart. Buna kimsenin itirazı yok. Fakat iş ilaçlara ve aşıya geldiğinde bu tartışmayı işin uzmanlarına bırakmak başka bir zorunluluk. Üstelik ateşle oynanmayacak kadar ciddi bir zorunluluk, işin ucunda insan hayatı var!

Türümüzün sağlığı; ekonomiyle, toplumsal sistemle, çevreyle, beslenmeyle, çalışma koşullarıyla, barınmayla ve toplumsal dayanışmayla bir bütündür. Bu bütüne bilim de güçlü bir şekilde dâhildir.

Bilimi itibarsızlaştırmak, kim ve hangi kurum(yayınevi vs.) hangi etiketi taşırsa taşısın gericiliğe hizmet eder.

Emrah MARAŞO

Bilim ve Ütopya

Genel Yayın Yönetmeni



Yeni yorum ekle

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası adresleri ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantılara dönüşür.
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünür.