Türkiye'den Çektirip Gitmek(!)

Bu başlığı Ekşisözlük’te görmeye alışkınız. Akışta, ülke gündemini ilgilendiren bir olay patlak verdiğinde sıklıkla görürüz. Sözlük içinde on yıllara dayanan bir geçmişi olan başlığın artık daha dar bir zümre tarafından değil sık sık çevremizde okulumuzda arkadaş gruplarımızda dile getirildiğini, sırf bu sebeple yabancı dil öğrenmek isteyen arkadaşlarımızın olduğunu görüyoruz. Öğrenci kulüplerinin yurt dışında hekimlik yapmak üzerine yaptığı etkinliklerde dolup taşan salonlar ve diğerleri... Naber dergisinin son sayısında Umut Sarıkaya’nın yıllardır alaya aldığı ‘’gitmek isteyen insan’’ konusunda taraf değiştirmesiyle dedik ki bu beyin göçü üzerine yazmanın vakti geldi.

İNSANLAR NEDEN GİDİYOR?

Konu üzerine Atakan Hatipoğlu’nun
yazdığı makaleyi incelediğimde şunu gördük. Bu durumun çok uzun yıllara dayanan
bir geçmişi var. Örneğin, TTB Genel Başkanı Erdal Atabek’in, 1971 yılında yaptığı
çalışmada, ABD’ye yerleşen hekimlerde gelecek endişesi, çalışma şartlarının
yıpratıcılığı ve ülkedeki belirsizliklerin negatif; mesleki saygınlığın, teknik
imkanların, gelir düzeyinin ise pozitif etmenler olduğu gösteriliyor.

Yine 2002 yılında yapılan bir
araştırmada ise esas pozitif belirleyicinin gelir düzeyinden ziyade yurt
dışındaki yaşam tarzı olduğu dile getiriliyor. Batıdaki ülkelere yakınlık
hisseden insanlar için sosyokültürel alışkanlıkların esas kaygı olduğu
belirtiliyor.

En ilginç veri ise bugünden. TÜİK
verilerine göre Türkiye’de öğrenim gören gençlerin %73’ü, yani yaklaşık her
dört gençten üçü yurtdışında çalışmak ve yaşamak istiyor. Göçe şehirler
üzerinden baktığımızda ise ekonomik açıdan gelişmiş şehirlerin pastada en büyük
payı aldığını görüyoruz. Düşük nitelikli insan gücünün göçünde işsizlik, ücret
yetersizliği; nitelikli iş gücü göçünde mesleki tatmin yüksek nitelikli iş gücü
göçünde ise ekonomik ve siyasi istikrar ön plana çıkıyor.

Bu verilerin de ışığında bakacak
olursak, olgular ve olgulara yönelik yorumlarımız:

  1. Beyin göçü çok yeni bir kavram değil.
    Uzun yıllara dayanan olağan bir olgu. Son yıllarda artan göç isteği ise olağanın
    üstünde.
  2. Nitelikli iş gücünde, bugün için,
    olumsuz belirleyiciler ve sosyokültürel yatkınlık daha etkili.
  3. Koşulların değişmeyeceği inancı ve
    geleceğe yönelik kaygılar kısacası karamsarlık gibi bir dinamo var.

Bu yorumlar üzerinden ilerleyecek
olursak, üç durumun üzerinde duracağız. Kültürel yakınlık, maddi
koşullar ve karamsarlık
.

KÜRESELLEŞME VE KÜLTÜREL YAKINLIK

Bir arkadaşım, bu konu hakkında ‘’Sonuçta
her yerde vergimi vermiyor muyum? Ha orası ha burası, nerenin yurttaşı
olduğumun ne önemi var?” ifadesini kullanmıştı.

Özellikle ülkenin iyi kurumlarında
eğitim alan kuşağımızı incelediğimizde şunlarla karşılaşıyoruz;

  • Günümüzde gençlik her ne kadar yaşıtlarıyla
    temas halinde olsa da dış dünyadan yalıtılmış şekilde büyüyor.Aileler
    çocuklarının üzerine titriyor ve çoğu zaman bu titreme tecrit halini alıyor.Ortak
    değer yargıları üretemiyor veya ortak değer yargılarının farkına
    varamıyorsunuz.
  • Yurttaş inşasının en önemli
    bileşenlerinden biri de milli eğitim. Milli ifadesinin geçmesi nitelikli iş
    gücünün yanında yurttaş yaratma ihtiyacından da geliyor. Nitelikli iş gücü
    yaratmak konusunda sıkıntılı olan eğitim sistemi, yurttaş yaratma konusunda ise
    çok daha geride kalıyor. Kavramlar çağrıştırdıkları şeyler üzerinden anlam
    kazanır. ‘Ödemiş Kavakları’ Çakırcalı Mehmet Efe’yi tanıdığınızda size daha
    anlamlı gelir. Yaşar Kemal’i, Attila İlhan’ı okuduğunuzda içinde yaşadığınız
    kültürü anlamlandırmaya başlarsınız. Milli bayramlar o günlerin değerini
    kavradığınızda sizindir; 19 Mayıs’ı belediyelerin düzenlediği eğlenceler
    şeklinde ele almak ile Türk Milletinin kendi kaderini eline aldığı ve geleceğini
    gençliğine emanet ettiği gün olarak benimsemek bambaşkadır. Kavramlara anlamlar
    yüklenmenin aileden sonraki ikinci halkası olan okul ise bu konuda yetersiz
    kalıyor.
  • Öte yandan 90’lı yıllardan itibaren oldukça
    farklı bir boyut kazanan küreselleşme, insanlığın ortak değerleri üzerine
    kurulan bir iş birliğinden ziyade hâkim kuvvetin kendi değer yargılarını ve
    dünya görüşünü kendisi için elverişli şekilde dayatmasıyla ilerliyor. Küreselleşmenin
    bir etkisi de kültür ihracının inanılmaz düzeylerde artması. Türkiye’de
    kültürel üretimin kısıtlılığı ve niteliksizliği küreselleşme atağının önüne set
    çekilmesini engelliyor. Bu koşullarda bir gencin kültür havzasını yabancı diziler,
    filmler ve çeşitli kültürel ürünler oluşturuyor.

İzole koşullardasın
ve kültür havzanı izlediğin yapımlar oluşturuyor. Oradaki yaşam senin için daha
olağan daha istenesi daha yaşanası daha tanıdık hale geliyor.

MADDİ KOŞULLARIN GÖRÜNEN YÜZÜ

İşe alımlarda liyakat ilkelerin çiğnenmesi, iş yerlerinde uygulanan baskılar, yükselmenin önünün tıkanması, siyasal kutuplaşma, siyasal ahlakın çökmesi diye uzayıp giden bir liste bu. Kısacası, insanın çalışma motivasyonunu etkileyen olumsuz faktörlerin listesi. İnsanın emeğinin karşılığını alamadığı, kendini gerçekleştiremediği, insan gibi yaşamaktan uzaklaştığı durum olan “yabancılaşma” …

                                             “Emeğimin
birileri tarafından talan edildiği bir Türkiye…”

MADDİ KOŞULLARIN GÖRÜNMEYEN YÜZÜ VE KARAMSARLIK

Şu ana kadar sanki öznesiz
koşulların  karar verdiği bir tablo
çizdik, gitmek isteyen bir insan neden gitmek istiyor anlamaya çalıştık.Ancak
insanın belirleyiciliğini göz ardı eden her metin bir yanıyla eksiktir,
güdüktür.Karamsarlığın arkasından neler geliyor? Yukarıda saydığımız etmenler
dersek yanılırız. Karamsarlık durumlara ilişkin gözükse de bir insan tutumudur.
Karamsarlık diğer faktörlerin aksine neye nasıl baktığınızla ve daha önemlisi
ne yaptığınızla alakalı bir durum. Yukarıda saydığımız maddi koşullar neredeyse
ülkenin %90’ını rahatsız ediyor. Ancak insanların çoğu duruma aynı şekilde
bakamıyor. Sanırım bu Pollyanna olmalarından da kaynaklanmıyor. Karamsarlık
konusunda iki esas var:

  • Karamsar olabilme lüksüne sahip
    olmak
  • Maddi koşulları süreçler içinde
    inceleyememek

Gitmek-kalmak konusu, nasıl
gidebilme şansına sahip olanların tartışabildiği bir lüks ise, karamsarlık da
karamsar tutum takınabilme şansına sahip olanların bir lüksü. Kabullenme
dolayısıyla konfor içeriyor. Eğer ortada değiştiremeyeceğin koşullar varsa
boynunu bükersin. Zaten koşullar değiştiremeyeceğin kadar katı sınırlar içinde
olduğu için ya kabuğuna çekilirsin ya da farklı koşullara doğru yola çıkarsın. Bu
yüzden genelde karamsar, karalar bağlamış aydın portreleri çizilebilir ancak
karamsar işçi siluetleri dahi çizilemez.

 Evi geçindirmek zorunda olan emekçi bir
babanın iyimser olmaktan başka şansı yoktur.

Yunan Mitolojisinde Prokrustes
karakteri bir han işletir. Konuklarının, yataklara büyük gelen uzuvlarını
keser, kısa gelenleri ise iplerle gerdirir. Maddi koşulları süreçler içinde
inceleyememek metottan yoksun olmaktır. Gerçekliği ya kesersiniz ya da
gerdirirsiniz. Metodunuz, tarih bilinciniz yoksa;  kendinize gösterilenlere göre hareket eder,
istediğinizi görür, istemediğinizden uzaklaşırsınız. Sezgilerle, iyi-kötü, doğru-yanlış
üzerine zihinde oluşturduğunuz imgelerle karar verirsiniz. Sarı mikrofon
röportajları ile ülkeyi tanımaya çalışırsanız, Twitter gündemleriyle güne
bakarsanız muhtemelen yanılırsınız. Yukarıdaki tüm maddi koşullar gerçeğin bir
yönünü anlatması sebebiyle doğrudur ancak statik değildir. Görünenin bir de
ardı vardır.

GÖRÜNENİN ARDI MİLLET GERÇEĞİ

Görünenin ardında ise şu var: Tarih
değişiyor, insan değişiyor, Türkiye değişiyor. Nazım Hikmet diyor ya ‘’heraklit
heraklit suya vurmak kabil mi kilit” Değişen dünyayı tarihin akışına ters bir
yönde ilerletebilmeniz mümkün değil. Çoğu zaman açılan imam hatiplere bakıyoruz
ancak okulların kontenjanlarının boş kaldığını gözden kaçırıyoruz. İmamlara
nikah kıyma hakkı geldi diye korkuya kapılıyoruz ancak son bir senede bu yeni
yasal düzenlemeden faydalanmak isteyen yurttaş sayısının iki haneli rakamlara
bile ulaşmadığını görmüyoruz. Yenilenen seçimlere odaklanıyoruz ancak milletin
bu konuda net bir tutum sergilediğini, Türkiye’de demokrasinin sandığa indirgense
de seçme seçilme geleneğinin benimsendiğini görmüyoruz. Türkiye’nin Batı
sisteminden koptuğunu tespit ediyor ancak giderek bağımsızlaştığını,
modernitenin ve refah devletinin bağımsız olmayan bir ülkede doğamayacağını
görmüyoruz. Mazisi uzun yıllara ve yanlış temellere dayanan ekonomik
uygulamaların sonuçlarına katlandığımızı görüyor ancak bu sürecin Türkiye’yi
ilacından, sanayisine kendi kendine yetecek bir ülke olmak zorunda bırakacağını
gözden kaçırıyoruz. İnsanımıza olan inancımız ortadan kalkmış. Küçük bir
köpeğin bacaklarını kesecek kadar cani olan yaratıkları görüyoruz ancak bir
elektrik teline sıkışan kuşu kurtarmak için iki elini kaybeden Ramazan
Taşdemir’i görmüyoruz.

Belki farklı yerlere bakıyoruz. Belki
de gözden kaçırmıyor da görmek istemiyoruz. Belki de olayların değişmezliği
sorumluluk almamamıza yönelik vicdani bir rahatlama sağlıyor ‘’akıllı olmak’’
diye de tarif edilen kişisel ikbalimize bakmak daha cazip geliyor. Belki de
‘’eylemsiz inanç boş inanç’’ olduğu için durağanlığımız içindeki kendimizi ikna
edemiyoruz.

Katıldığım bir söyleşide konuşmacı
‘’kendi insanını sevmeyen dünyanın hiçbir yerinde hiçbir insanı sevemez’’
türevi bir şey söylemişti. Başlangıçta anlamsız gelmişti, çok beylik bir laf
demiştim. Bugün bakınca ise evrensel olmanın ulusal olmakla ilişkisini;
insanlığı anlamanın kendi insanını anlamaktan geçtiğini görüyorum. Örneğin
Tarkovski en iyi eserlerini ülkesinde yaşadığı yıllarda vermiştir. Dostoyevski’nin
Suç ve Ceza’da anlattığı ve bizdenmiş gibi gelen insanlar Rus bozkırının, St.
Petersburg’un saman pazarının insanlarıdır. Nazım Hikmet’in ‘’topraktan
öğrenip, kitapsız bilen/Hoca Nasrettin gibi ağlayıp Bayburtlu Zihni gibi
gülen’’ dediği kişiler Anadolu köylüsüdür. Bu insanın erdemli yönlerini
benimsemek geri yönlerini kavrayıp bunları değiştirmek gerekir.

Türk Milleti her şeye rağmen insanlığın
kadim coğrafyaların birinin üzerinde oturan, pek çok büyük gelişmenin öncüsü
olmuş insanlık tarihinin en büyük milletlerden biridir. Modernleşme sürecini
tamamlayamamasından dolayı toplumun bir kesimi gelenek, töre ve cemaat
ilişkileriyle kuşatılmış, daha seküler tedrisattan geçmiş bir kesiminin ise
küresel medya ve iletişim araçlarıyla bilgiye erişim ve bilgiyi kullanma
damarları tıkanmış olabilir. Kahramanı kadar üçkağıtçısı da bol olabilir. Dünyanın
tüm milletleri millet yapısının ağır bir kütle olması gereği durağandır. Doğru
tabiri kullanmak gerekirse siyasi bağlamı dışında muhafazakardır. Koşullar
zorlu da olsa yaşanılamayacak hale gelmeden milletler pek yerlerinden oynamazlar.
Genellikle de ekonomik sebeplerle ayağa kalkarlar. Türk milleti son 15 yılda
ekonomik olarak görece çok rahat koşullarda olmasına rağmen vatan bilinci ve
cumhuriyet değerleriyle kurduğu bağ içinde; Cumhuriyet Mitingleri, milli
bayramlarının yasaklanması süreci, Gezi hareketi ve 15 Temmuz Fetullahçı darbe
girişiminin püskürtülmesi olmak üzere 4 kere ayağa kalkmıştır. Bu eylemlere
milyonlarca insan katılmıştır. Ekonomik olmayan sebeplerle ayağa kalkan dünyada
kaç tane millet vardır? Mesele bu insanların ayağa kalkışlarının maddi bir
kuvvet haline gelememesidir ki bunda da belki en son suçlu millettir. Yakup
Kadri Yaban romanında ‘’Türk aydını bu viran ülke için bu insan kitlesi için ne
yaptın’’ der ya.

Modern ülkelere özeniyoruz, özenmek
de doğaldır. O koşullarda yaşamak istiyoruz bu da doğaldır. Ayrıştığımız nokta
şu biz oraya gitmek değil oradakini buraya getirmek istiyoruz.Çok büyük bir
mirasın üzerinde oturuyoruz. Bağrından Yunus Emreler, Namık Kemaller, Nazım
Hikmetler, Atatürk çıkarmış bir milletin evlatlarıyız. Daha da ötesinde
bağrından Hulusi Behçetler, Türkan Saylanlar, Tıbbiyeli Hikmetler, Mazhar
Osmanlar çıkarmış bir okulun öğrencileriyiz. Mazhar Osman’ın geçtiğimiz
sayılarımızın birinde yayınladığımız bir 14 Mart okul açılış töreni konuşması
var. Bu konuşmada tek bir idealden söz ediyor ‘’insanlığa hizmet’’ ve ekliyor
‘’Yürüyeceğiniz şerefli yolda şimdiye kadar yorulduğunuz hiçtir, şimdiden
sonra da yorulacaksınız, fedakârlıklara katlanacaksınız, bu toprakları sizler
şenlendireceksiniz.’’

Bu okulu tırnaklarıyla inşa eden hocalarımızdan
birinin hayata ve yarına bakışı bu. Çıkar yok, beklenti yok, gerçek bir insan
sevgisi ve fedakarlık var. Böyle bir mirasın üzerinde oturuyoruz. Bu mirası sahiplenen tüm arkadaşlarla yollarımız
belki kesişir belki kesişmez ancak yapacak çok işimiz var.

Öte yandan bilime katkı da insanlığa
katkıdır. Bu sebeple ayrılan arkadaşlara da tüm içtenliğimle başarılar
diliyorum. Temel bilimler binamıza ismini veren Sadi Irmak’a Atatürk’ün çektiği
telgrafta yer alan ‘’kıvılcımlar olarak gidip alev topları olarak geri
dönmeleri’’ temennisiyle. 

‘’Bu ülkede yaşanmaz!’’ diyerek
lanetler yağdıran her fırsatta ayrılmaktan, gerekirse mülteci olarak gitmekten
söz eden, kendi gemisini kurtarmaktan başka derdi olmayan insan  göçmese de zaten ülkesi için bir kayıptır. Bu
arkadaşlara ise yabancı ülkeleri çölde bir vaha olarak hayal etmemelerini,
kafalarında ütopyalar kurmamalarını öneriyorum çünkü temelsiz hayaller büyük
çakılmaları beraberinde getiriyor.

İnsanın hayatta kendinden başka bir derdi olmalı. Yıldırım Koç’un tabiriyle ‘’Hayat dediğiniz nedir ki? Yiyip içmek, gezmek, uzanıp televizyon seyredip, yalnızlığınızı beslediğiniz köpeklerle gidermek mi?’’  

İstanbul Tıp Fakültesi öğrencisi
Mehmet Onur Önal