ROPÖRTAJ: Haluk Eraksoy ile Çapa'nın 40 yılı

İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Enfeksiyon Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Haluk Eraksoy ile tıp fakültesi yıllarına yönelik bir söyleşi yaptık.

Öncelikle sizi tanıyalım. 

1973 Liseyi bitirildiğim yıl
üniversite sınavını kazandım. O dönemde ODTÜ’nün sınavı ayrıydı. 1973 yılında
üniversite sınavı, soruları çalındığı için iptal edildi. ODTÜ’nün sınavı ayrı
olduğu için iptal edilmedi. ODTÜ’nün sınavları daha erken açıklandı ve ODTÜ’yü
kazandım. 1 ay kadar ODTÜ’de okudum. Daha sonra tekrarlanan üniversite
sınavının sonucu açıklandı ve İTF’ye geldim. 1979’ da sene kaybetmeden
mezun oldum. Lisede 12 Mart 1971 darbesine, üniversite hayatımda
da 1974‘te Kıbrıs Barış Harekatı’na, Kanlı 1 Mayıs
Katliamı’na  tanık oldum. Türkiye iyice istikrarsız bir sürece
girdiğinden üniversite hayatımız çalkantılı geçti. Hep 68 kuşağı diye
duymuşsunuzdur. Ben 78 kuşağıyım.  

78 kuşağı  biraz daha radikalleşen daha silahlı
eylemlere katılan bir kuşak haline mi gelmişti 68’e nazaran?

Biz onların içinde yer almadık.
Ama haliyle 68 kuşağı biraz daha bilinçli biraz daha mensubu olmakla
övünülen bir kuşaktı.78 kuşağı gerçekten sıkıntılı bir kuşak. Olaysız gün
geçmiyor, üniversiteler her gün bir takım olaylara sahne oluyor. Siyasi olarak
çok ciddi kutuplaşmaların olduğu bir dönem. Her gün neredeyse 10 kişi
öldürülüyor. Üniversitelerde olması şart değil. Bizim sınıf da sağ ve sol
olarak kutuplaşmıştı. Gençlik bölünmüştü. Yine de tıbbiye bu süreçte fazla
etkilenmedi. Ama her üniversitede olduğu gibi birtakım forumlar boykotlar
derslerin verilemediği dönemler oluyordu.

 Sanırım Biz Temel Bilimler binasında eğitim gören ilk sınıftık. Beyazıt’taki  Bekirağa Bölüğü, İttihatçıların hapsedildiği yer anatomiydi. Beyazıt-Çapa arasında gidiş geliş yaptık. Dolayısıyla her şey yeniydi. Temel Bilimler gıcır gıcırdı. Amfiler gayet temiz, bakımlıydı. Dolaplar yeni konmuştu. Mesela o dolaplardan bir tanesine ben kendi eşyalarımı koyardım, hala duruyor. Hatta bir keresinde öğrenci arkadaşlarınız yanımdayken o dolap benim diye gösterdim. Onlar da şaşırdı ‘’Nasıl sizin hocam?’’ diye. 

12 Eylül 1980 Darbesi öncesinde
mezun oldum. Ama darbeye götüren yılları yaşadık. 1979 mezunuyum. Türkiye çok
karışıktı; katliamlar, değişik cinayetler oluyordu. Biz de o koşullarda okumaya
çalışıyorduk. Hepimizin kafası çok karışıktı. Hepimiz çok
tedirgindik. Belli yerlerden geçmeye korkardık. İnsanlar birbirlerine
düşman gözüyle bakarlardı. Kutuplaşmalar had safhadaydı. Öğrenciler arasında da
belirgindi. Ben tabi ailemle birlikte kaldığım için doğrusu gerginliğin
dışındaydım. Yurtta kalan arkadaşlarımız büyük ölçüde bunun tarafı
halindeydi. Bunun verdiği sıkıntı ve gerginlik içerisindeydiler. 1979 Mart’ta
mezun oldum.  1979 Mayıs’ında da ihtisasa
asistan olarak başladım. O dönemde İnfeksiyon Hastalıkları Mikrobiyoloji
Anabilim dalı eski adıyla kürsüsü içerisinde yer alıyordu.

 Mikrobiyoloji’de asistanlık yaptığım  dönemde İnfeksiyon Hastalıkları Anabilim
Dalı kuruldu. Buranın ilk asistanlarından ve uzmanlarından oldum. Benim
zamanımda mecburi hizmet kanunu çıktı. O dönemde pratisyenler ve
uzmanlar olarak doğu görevine gittik. Kura sonucu Urfa Devlet Hastanesi’ne
atandım. Mecburi hizmeti erteleyip askerliğimi Diyarbakır Asker
Hastanesi’nde yaptım. Asistanlığımın başında sınıf
arkadaşım  Nöroloji hocanız Mefkure Hanım ile evlendim. Oğlumuz
Diyarbakır’da doğdu.

Çapa’da kadro açıldı. Doğrusu
buraya dönmek istiyordum. Akademik bir  hevesim vardı. Açıkçası
muayenehane açmak, özel hekimlik yapmak beni çok da çekmiyordu. Dolayısıyla da
üniversiteye bir an önce dönmenin arayışı içerisindeydim. Kadronun
açılmasıyla, hocalarımın da istemesiyle yardımcı doçent olarak 1987’de döndüm.
1987’den beri aralıksız olarak burada çalışmaya devam ediyorum.

 Aradaki 
anadolu turnesini saymazsak 45 yıldır İTF’liyim diyebilirim. Bütün
mesleki yaşantım burada geçti sayılır. Dolayısıyla da kendimi buraya ait
hissediyorum. Burası benim için son derece önemli. Benim
açımdan  Çapa kimsenin kolayca gözden çıkarılabileceği  bir
mekan değil. Çapa’yı evim gibi biliyorum. Tabi fiziksel olarak çok
geriledi, çok aşındı, eskidi. Taşınacağı düşünüldüğü için de yenilenmiyor.
Ama bu benim sevgimden eksiltmiyor. Yerinde yapılanmanın, burada olabildiğince
fazla  iz bırakabilmenin önemli olduğunu düşünüyorum. Buranın yeniden
ayağa kalkabileceğinin umudunu taşıyorum. Bazen başka yere gitmenin de yararı
olabilir. Genişlemek, daha farklı olanakları elde etmek için, birtakım
yeni binalar için, olmayan olanakların sağlanması için… Ama Çapa yine de yerinde
kalmalı. Bir takım üniteleriyle yaşamaya devam etmeli. Biz de burada hizmet
vermeye devam etmeliyiz. Benim şimdi bulabildiğim, aklımın erdiği en doğru
çözüm bu.  

-Tıp fakültesinde bazı hocalar derste üçüncü sınıftan hatırladığım
bilgiyle diyerek bir konuyu anlatabiliyor. Ama öğrenciler bir komite sınavından
çıktıktan birkaç hafta sonra konuları unutmuş oluyor. Bunda bir yandan alınan
ezberci eğitimin mi bir etkisi var?  Bir
yandan da o dönemde, yetmişlerde sizin ihtisasınız sırasında eğitimde farklı
olan neydi?

-Bu duygu aslında her zaman
olmuştur. Yani özellikle Temel Bilimler’de gördüğünüz bazı şeyleri sınava kadar
koruyabilirsiniz. Sınavdan sonra bir daha gel seni sınav yapayım deseler belki
aynı başarıyı gösteremeyebilirsiniz.Yani ‘’Hani sen o dersten geçmiştin, şimdi
niye kaldın?’’ demeye hakkımız yok. Yani öyledir zaten ama bu Temel Bilimler
için böyle söylenebilirse de Klinik Bilimler için yani direkt olarak hastayla
temas eden dallarda tam da böyle olmaz. Hani sizler daha henüz kliniklere yeni
yeni empoze oluyorsunuz, maruz kalıyorsunuz ya da işte tanışıyorsunuz diyelim.
Dolayısıyla bunu henüz hissedemeyebilirsiniz ama mezun olduğunuzda onu algılarsınız.
Mezun olurken tam bir telaş içine de girebilirsiniz. Çoğu kez mezuniyet
törenlerinde biz bunu hissederiz. ‘’Biz bir şey öğrenemedik, ne yapacağız biz
şimdi? doktor olduk ama eksik yetiştik.’’ gibi feryatlara biz alışığız. Bu
hepimizin zaman zaman kapıldığı bir duygu olmuştur. Bütün mezunlar bu duygulara
kapılırlar. Hele ki tam böyle mezun olduğu sırada ve bir yere tek başına doktor
olarak gönderileceği sırada bunu hisseder. Onun için bunu panik konusu yapmamak
lazım. Her ne kadar ben size bunu söylüyorsam da siz  gene de yapacaksınızdır. Onun için bu
sözlerimin de bir faydası yok biliyorum ama yine de geriye dönüp beni
hatırlarsınız. Ama ne zaman ki iş başa düşüp, hani masanın başına oturup
hastanızla karşı karşı kalmaya başlıyorsunuz ya işte o zaman burada ne çok şey
öğrendiğinizi ve ne çok şey kaptığınızı ve edindiğinizi anlıyorsunuz. O ayrı
bir şeydir yani onun için onu çok genelleme ama şurası bir gerçek ki öğrenci
sayısı arttı.Öğrenci sayısının artması, daha çok mezun vermek  iyi bir şey değil kuşkusuz. Görüyorsunuz
vizitlerde odaya giriyorum. Hasta başında bir şeyler anlatıyorum. öğrencilerle
hani ‘’Söyle bakalım şu nedir, bu nedir?’’ diye bir dialog başlatıyorum ama
grubun en arkasındaki benim ne konuştuğumu duymuyor. Yani öyle bir kalabalıklar
ki koridorda kalıyorlar. Bazıları da koridorda kalmayı tercih ediyorlar. Laf
aramızda çünkü içeriye belki hani sıkışık da olsa girebilirler ama onlara da
hak veriyorum o da bir dereceye kadar mümkün. Dolayısıyla öğrenci sayısının
artması, eğitimi tabi büyük ölçüde zayıflatıyor.Hekimlik bir usta çırak
ilişkisidir .Bunu hiç kimse aksini iddia edemez. Yani ‘’ Kitaptan okudum,
öğrendim işte bu ameliyatı yapıcam ya da ben 
kitaptan öğrendim, bu hasta karşısında yolumu bulurum, şu deri lezyonunu
işte şu deri lezyonunu bir bakışta bu hastada işte ne bileyim eritema
multiforme var derim.’’ Hayır diyemezsin. Ya da ‘’Şarbon lezyonunu bu kitapta
da görmüştüm, atlasta da görmüştüm.’’ 
Hayır tanıyamazsın belki kuşkulanırsın yani hiç görmeyene göre kitaba
hiç bakmayana göre daha avantajlısındır elbette ama hastayı görmen lazım.
Hastayı tek başına görmen yetmez, hocanın hastayı göstermesi lazım. Hani
hocadan kastım ille de kelli felli, yaş farkı olan bir insan değil. Elbette
bazen asistan da olabilir hatta o daha iyi bir hoca olabilir hani ona akran
eğitimi diyorlar nispeten yaşıt olan insanların birbirine bilgi geçirmesi daha
kolay oluyor. Ama o yerine göre lazım, hoca yerine göre lazım. Çünkü sonuçta
son sözü bazen onun söylemesi gerekiyor. Bu nedenle bu biraz zayıfladı bunu
kabul etmem lazım yani öğrenci sayısının artmasıyla birlikte büyük ölçüde işte
bu hasta başı eğitim, birebir eğitim, teke tek eğitim zayıfladı. Bilmiyorum bir
farklılık var.

-Siyasi ve sosyal faaliyetler 1970’lerde de tıp fakültesinde var
mıydı?

- Bu soru cevaplanmalı gerçekten.
Kulüpler bu denli yaygın değildi. Çünkü öğrenciler o kadar  kutuplaşmıştı ki ve hani öğrencilerin bir
araya gelip de ne bileyim bir sosyal faaliyet içerisine girmeleri neredeyse
olanaksızdı. Çok istisnai bir folklor kulübü vardı ama çok da cılızdı. Bir
satranç kulübü var ki ben başkanıydım, o da benim çabamla yürüyordu hani laf
aramızda.Benden önce de yoktu, benim bir şekilde başlattığım bir faaliyettir,
İstanbul Tıp Fakültesi’nde satranç kolu faaliyetler halen devam ediyor
biliyorum ama kimler yürütüyor onu bile bilmiyorum.Yani bu sorunun cevabı o
zaman kulüpler bu kadar çeşitli ve çok değildi. Bizim zamanımızda düzenli
olarak çıkarılan bir yayın organı yoktu. Yani çıkarıp da size bak böyle bir
dergimiz vardı diye gösteremem, yoktu.

-45 Yıllık İTF hayatınızdan geriye kalan unutamadığınız hocalarınız ve
yaşanmışlıklarınız nelerdir?

-Şimdi tıp eğitimde bir takım anıt hocalar vardır. Geriye dönük anlattığınızda işte herkes onları bir şekilde adını anar. Hatta bazılarının adları amfilere verilmiştir. İşte Mazhar Osman, Tevfik Sağlam, Kemal Atay, Cihat Abaoğlu… Amfi adları üzerinden gidersek bunlar sizlerin ders gördüğü amfiler. Bunlar aynı zamanda bizim fakültenin anıt hocaları. Ben bunlardan son söylediğimin öğrencisi oldum. Yani Cihat Abaoğlu’nun öğrencisi oldum. Cihat Abaoğlu İç Hastalıkları Anabilim Dalı’nın hocasıydı. Anabilim dalı başkanı, ama bugünkü terimle. O zaman kürsüydü. Onun öğrencisi oldum. O tabi unutulmaz bir hocaydı ve son klasik hocaydı. Yani hocaların bir bölümü klasik hoca diye sınıflandırılır işte o demin saydıklarım.İşte Kazım İsmail Gürkanlar bir cerrahi hocası olarak, işte Tevfik Sağlam bir iç hastalıkları hocası olarak veya Ekrem Şerif Egeli bir iç hastalıkları hocası olarak, bunlar klasik hocalardır. O klasik hoca kuşağının en son temsilcisi benim kişisel görüşüme göre Cihat Abaoğludur. Ne demek bu? Yani hoca geldiği zaman herkesin esas duruşa geçtiği, sıraya dizildiği veya aman hoca beni görmesin diye kaçıştığı, hani bir şeyini eleştirir bir kusur bulur bir laf işitirim endişesiyle böyle bir hani tırnak içinde saygıyla karışık korku duyulan hocalar. Klasik hocalar böyle hocalardı.Bilgisine son derece güvenilen ve o bilgi asla tartışmaya açılamayan bir hoca kuşağı düşünün bir dönem düşünün.Öyle bir dönem.Hep anlatılanlar da o hocalara aittir.Böyle efsane gibi, şehir efsanesi gibi biraz kulak kulağa yayılan.Cihat hoca onlardan bir tanesiydi.Cihat Abaoğlu hepimizi etkilemiştir.Sabahleyin erkenden gelirdi, bizim de gelmemizi isterdi.Siz düşünebiliyor musunuz saat 7’de derslerin başladığını ? Biz de tabi hiç hoşlanmazdık 7’de geleceksiniz dediğinde: ‘’Hocam nasıl olur? Mümkün değil’’, ‘’insan fizyolojisine aykırı’’ derdik ama o gelirdi. Herkes gelemezdi ama gelenlerle ders yapardı. Şimdi adını taşıyan amfide, sabahleyin 7’de. EKG anlatırdı e yani tabi ki gelmek gerekirdi. Bir bilgi var orada ve sen onu kaçırıyorsun. Ne yapıp edip işte öfleye pöfleye de olsa ilk vapuru yakalamak pahasına da olsa o derslere geldiğimi hatırlıyorum. Bu yönüyle çok ilginç bir durumdu tabi. Hatta derdik ki :’’Bu hoca hiç mi uyumaz?’’ Çünkü gece yarıları da gelir acil servisi teftiş ederdi. Bugünkü acil dahiliye gözünüzün önüne getirin, oradaki o trafiği gözünüzün önüne getirin orada olurdu. Ve Cihat Hoca oraya tırnak içinde söylüyorum baskın yapardı. Saat 11’de, saat 2’de.O kadar takip ederdi.Oranın intörnleri olurdu, asistanları olurdu orada bir şekilde biz olurduk öğrenciliğimizde ve gelirdi Cihat hoca bir hastayı çeker ve onun üstünden bize anlatırdı:’’ İşte bak bu akut miyokard infaktüsü,  işte bak bunun elektrosu.’’ Yani şimdi unutamadığın bir anı unutamadığın bir hoca deyince hemen benim aklıma o gelir. Önemli değil mi?  Ben de dahil olmak üzere bu dönemde sabahın köründe asistanları ya da öğrencileri toplayabilen bir hoca yok. Ha, daha iyi belki öğrencilerine yakın olmaya çalışan onlarla daha iyi ilişkisi olan hocalar elbette var ama bir dereceye kadar oluyor bu.

-Son olarak Tıbbiyelilere bir mesajınız var mı?

- Derslerinizle sosyal
faaliyetlerinizi belli bir denge içerisinde götürmeyi bilin. Yani ne sosyal
faaliyetleriniz iyi bir hekim olmanızı derslerinizin ihmal edilmesine sebep
olsun ne de öyle işte sadece dersleriyle uğraşan derece için çırpınan hayatı
sadece derslerinden ibaret zanneden, derslerinde öğrendiklerinden ibaret
zanneden insanlar olun.İkisini de tavsiye etmiyorum.Bir denge içerisinde iki
atı olan bir arabayı düşünün ikisinin birden dizginlerini elinizde tutacak o
kararlılıkta, o özgüven içerisinde sürdürün.Çünkü ne yaparsanız gençken
yaparsınız.Bunu da unutmayın.Ne  bilgi
edinirseniz gençken edinirsiniz. Sosyal yönden de öyle, bir enstrüman çalmayı
öğrenecekseniz gençken öğrenirsiniz. Bir dil öğrenecekseniz gençken öğrenirsiniz.Bir
sosyal formasyon kazanmak istiyorsanız da. Çünkü bir fen dalında meslek
kazanıyorsunuz ama sosyal yönden de kendinizi geliştirmek istiyorsunuz tarihi
öğrenmek istiyorsunuz, toplumu öğrenmek istiyorsunuz, ekonomiden dem vurmak
istiyorsunuz onları da ancak gençken edinebilirsiniz. Elbette o edindikleriniz
ileri yaşlarda daha geliştirilmeye müsait hale gelir.Yani büsbütün ileri yaşta
hiçbir şey edinilmez anlamında söylemiyorum, ama bir İngilizce bir kelime
söylemem gerekirse zemininiz olur o zemininizi geliştirirsiniz. Onun için
gençken mutlaka kendinize bir ilgi alanı, kendinize bir ilgi alanı bulun ve
orada kendinizi geliştirin.Yani sadece ‘’Ben tıp doktoruyum ben sadece tıp
bilirim.’’ anlamında bir savunma herhalde bunu söyleyeni de çok tatmin etmez,
bunu söylemek zorunda kalan da herhalde çok mutlu olmaz.Bunu söylemek zorunda
olan insanlar vardır.Ama onlar da bunu içten gelerek söylemezler biliyor
musunuz.Biraz kendilerini kandırırlar ve kendilerini kandırdıklarını da
bilirler.Ama yapacak bir şey yoktur, o yaştan sonra veya işte ne diyeyim o
çemberin dışına çıkamadıkları içindir. Ben de bazen böyle zaman zaman kendimi
çok güçsüz ve zayıf hissederim yahu derler işte başka bir konuyla niye
uğraşmıyorsun, derim ben at yarışı bilmem, kağıt oynamayı bilmem, borsada zaten
oynamayı hiç bilmem dolayısıyla ben böyle yetiştim.Sağda solda Atatürk
resimleri, sağa bak Atatürk resmi, sola bak Atatürk resmi İşte benim vizyonum
bu, dünya görüşüm bu, perspektifim bu .Tabi tarihteki örneklerine geriye
dönersek, İttihat ve Terakki’nin unsurlarının, Atatürk’ün en yakın silah
arkadaşlarının ya da dava arkadaşlarının diyelim doktorlardan oluşması tesadüf
değildir. Bugün de öyledir aslında ama bugün konjonktürel olarak bazı
farklılıkları vardır .Geçmişteki örneklerine benzer şekilde doğrudan doğruya
cepheye gidip savaşmazlar. Mecbur kalınırsa elbette o da olur da ama koşullar
hem birbirini taklit eder hem de nispeten ayrışır ancak tıbbiyeli ilerici
geleneğini muhafaza eder, edecektir.